08.08.10/ 00.20 İstanbul’da bir gece…
İlerde kadın olacak küçük kız:
Cama vuran yağmur damlaları ince bir yol çizerek aşağı akarken yüzünü cama yapıştıran 3-4 yaşlarındaki sarışın, zayıf kız çocuğu incecik parmaklarıyla camın içinden damlaların yolunu taklit ediyordu. İçeriye giren annesinin en sinir olduğu şey camdaki parmak izleriydi ve küçük kız nedense o şeffaf nesnenin üzerinde bıraktığı izlere çok bağlıydı. Uzun saç örgüleri eşarbının altından sarkan kadın, elini kızının cama yapıştırdığı yüzünde gezdirdi. Küçük kızın buz gibi olan yanağı tek bir şeyin göstergesi olabilirdi, yakında yine hastalanacak! Birden ağlamaya başlayan kızını, kucağına alıp göğsüne bastırdı kadın.
Hep hasta, hep zayıf! İncecik bedenini kucaklamaya bile korkuyor annesi. “Neden camı leke yapıyorsun? “Anne, ben sümüklüböceğim. İz yapıyorum.” Kuş değil, kedi- köpek değil sadece sümüklü böcek bu kızın sevdiği tek hayvan. “Ağlama sümüklüböcek!” diyor annesi, çocuk, sol elini kalbinin üstüne götürüp, “Burada bir yer var anne, hep acıyor, ağlayınca geçiyor ama sonra yine acıyor ben de geçsin diye ağlıyorum.” Kadın çocuğu da kucağına alıp oturdu, çocuğun sessiz içten gelen hıçkırıklar arasında uykuya dalmasını bekledi.
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Hafif olsun diye özellikle küçük alınmış olan bilgisayarımı, bacaklarımla karnımın arasında oluşturduğum küçük üçgenin üzerine yerleştirdim. Hafif olmazsa taşıyamıyorum çünkü küçücük bir kadınım ben. Bilgisayarın açma tuşuna dokunuyorum zikzaklı bir yüzüğün süslediği başparmağımla, Kazım’ın gülümseyen yüzü karşılayacak birazdan beni. İçimde bir tuhaf kıpırtıyla, Kazıma gülümseyeceğim, ardından hemen çalma listesini açacak ve sadece benim için söyleyecek- benim listem olduğuna göre şu an benim için söylüyor: Sarpi Moleni. Çıplak bacaklarımda bilgisayarın sıcaklığı artarken, daha çok sıkılacağım, İngilizce cümleleri Türkçeye çevirip, evirip kıvırıp beyaz sayfada tek tek eklenerek oluşan siyah kelimelere katarına dönüştürmekten.
Bir kadının içindeki bir başka kadın:
Yüksek tavanlı bir Beyoğlu evi var kafamda. Evde tuhaf bir koku olmalı, hem her birini farklı yerlerden topladığım ikinci el mobilyalardan gelmeli bu koku hem de özenle yetiştirdiğim limon fidelerinden gelmeli. Geçmişten korkarım ben. Oysa ne çok severim geçmişi, özenle okşayasım gelir, tutup tutup öpesim gelir ama dokunamam geçmişe. Kafamı kaldırıp baksam sanki boşlukta ölmüş zamanı göreceğim gibi gelir. Başkalarının eşyalarını toplarsam onların yaşanmışlığını da kendime katamaz mıyım? Her nefeste içime çekemez miyim? Hiç tanımadığım insanların siyah beyaz fotoğraflarını topluyorum, hepsine bir geçmiş, hepsine bir akrabalık uyduruyorum.
Bazen korkuyorum, hem kendimden hem de onların bana bakan gözlerinden.
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Bütün gün uyuduktan sonra, akşamüzeri deniz kenarına indim. Daha önce seninle gittiğimiz Moda’daki o çay bahçesine oturdum, biraz kitap okudum, biraz etrafı dinledim. Hani bir oyun oynardık, hatırlıyor musun? Sinemaya gider, sevmediğimiz filmlere bilet alır -ki bizim sevdiğimiz filmler festival filmleriydi- salonda farklı yerlere oturur, etrafımızdaki konuşmaları dinler sonra saatlerce bunlar üstüne konuşurduk. Hem bulduğum her oyunu oynar hem de benim deli olduğumu söylerdin.
Ben sana hiç kızmazdım.
İstanbulu’u düşünüyorum. Dün, fal baktırdım. Ne baktırırken, ne de sonrasında inandım ama sevindim duyduklarıma. Bu şehirde yaşayacakmışım. Çok gezecek ve görmek istediğim tüm tarihi yerleri görecekmişim hatta yakınlarda İtalya’ya gidecekmişim. Evet, falcımızın hayal gücü bayağı kuvvetli. Onun adına seviniyorum, o bana fincanı anlatırken ben onun boyalı saçlarına, dudak kıvrımlarına bakıyorum. Parmağını uzatıyor ve bana fincanın içinde bir şeyler göstermeye çalışıyor, kuaförlere oynadığım o oyunu ona da yapıyorum. Memnuniyetle gülümseyerek, hı hı diyorum. Kendinden memnun devam ediyor. İleriki masalardan birinde arkadaşım beni bekliyor, bu fal macerasına birlikte çıktık. Ama yollarımız apayrı aslında. Onun duymak istediği ve duyduğunda mutlu olacağı cümleler var. İçimden şeytan dürtüyor, anlat falcıya diyor, anlat ki arkadaşına duymak isteyeceği şeyleri söylesin, bugün mutlu olsun, bu fal onu aylarca avutsun. Ama susuyorum, uslu uslu kendi falımı dinliyorum, zaman zaman falcımdan azarlar işitiyorum. Bana öğütler veriyor, nerede hata yaptığımı anlatıyor. Ona diyemiyorum ki bu bir kader. Bu benim kadın atalarımdan aldığım bir miras. Her şeyin tek suçlusu Selvi Hanım’dır. Selvi Hanım yüzünden yurdunu, obasını terk eden ve giderken bir lanet savuran o yörük gencinin ahıdır bu! Bu lanete inanıyorum, inandığım sürece yaşatacağım. Çeyiz sandığımda boncuktan bir kuş saklıyorum, buram buram naftalin, sabun, sandık kokan dantel perdelerin arasında.
Bir kadının içindeki bir başka kadın:
Yüksek tavanlı Beyoğlu evinin camlarını süsleyecek sararmış dantel perdeler. Çalışma masamdan kalkıp, bir fincan kahve ya da bir bardak çayla döneceğim masaya. Yavaş yavaş perdelere ulaşacak kokusu, benim nefesim, benim parfümüm de eklenecek ve perdede son bulacak.
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Pelin Batu’nun bir şeylere güldüğünü duyuyorum, beyaz çiçekli tacıyla ne kadar da güzel göründüğünü düşünerek tekrar kendi makaleme dönüyorum. Kafamda tek bir soru var, mail kutumda cevap bekleyen yurt dışı bursu. İçimde alıp başımı gitme isteği, önümde aşmam gereken yollar ve engeller. Artık bir parça bile çalışma isteği duymuyorum, şu günlerde kıskandığım tek kadın “yüz yıl uyuma lüksü”ne sahip olan o sümsük prenses!
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Çay bahçesinden çıkıp, denize doğru yürüyorum, kayalıklarda öpüşenler var. Deniz? Ya öpüşmeye ya ölmeye yarar, ötesi yok anlaşılan. Bırakayım onları da rahat rahat öpüşsünler, ben içlere doğru kalabalığa doğru yürümeye başlıyorum. Bir arkadaşımı görüyorum, elinde bira bardağı birlikte oturduğu topluluğa bir şeyler anlatıyor. Yanından geçiyorum, beni görmüyor ben de hiç ses etmiyorum ona, tam geçerken hafifçe yüzümü çevirip bakıyorum ve yanındaki kızın elinin onun bacağında olduğunu görüyorum. Birbirlerine ait olduklarını gösteren işaretler bunlar. Bir taksiye binip Haldun Taner Sahnesine geliyorum. Kısa bir duraksama yaşıyorum, vapur mu, dolmuş mu? Vapura binip Beşiktaş’a geliyorum. Beni hep bıraktığın durağı buluyorum, boğazım düğümleniyor. Korkmasam evine kadar yürüyeceğim ama hava kararmış eve dönüyorum.
İlerde kadın olacak küçük kız:
Annesi başının altına bir yastık koyup, üstünü örtüyor. Alnını yokluyor çocuğun, ateşi var. Çorba yapmaya mutfağa geçiyor, sarışın tombul oğlan çocuğu, küçücük ellerinde tuttuğu kırmızı arabayı ablasının kucağına koyuyor ve battaniyenin alt kısmındaki boşluğa yerleşiyor. Ablası en az bir hafta yatar ve bu süre içinde küçük oğlan çocuğuyla kimse oynamaz, o arabaya ihtiyacı yok bu yüzden.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder