Popüler Yayınlar
15 Aralık 2010 Çarşamba
hüseyin'e mektup -2
mektup yazmayı oldum olası severim.sana böyle açıktan mektup yazmak daha bir hoşuma gitmekte dostum, zira "er mektubu görülmüştür" gibi olsun istiyorum.(gibi olmak mevzuuna sonra döneceğim).iki kişi arasındakiler başkalarının gözlerine ve sözlerine hep değer,onlar ne kadar istemese de,öyleyse... bari iznimiz olsun,gönlümüz olsun.
acı çekmeyi ve kendimi kanatmayı sevmeme kızmaktasın ama acı olmadan hayatı anlamlandıramıyorum ki.acı beni hem insanlaştırmakta hem de insanlaşmamı önlemekte.acı daima merhamet duymamı sağlamakta ki en korkutuğum şeydir merhametimi kaybetmek.
ankara gecesinde yağmur var.yüreklerimize yağan yağmur daha ince. kırılıyoruz, aldanıyoruz,şaşırıyoruz,hayret etmekten ibaret yaşam bize! kalbimin ağrısı sırtıma vuruyor, elim de bir uyuşma var.bu kalp,bu bedende rahat değil:)balkona çıkacağım ve biraz yağmura bakacağım.
sevgiyle, s.
13 Aralık 2010 Pazartesi
hüseyinden yanıt
http://watch2video.net/gonca-akyar-guldur-gul-video-nHEGcLL_dG0.html
bugün ben pirimi gördüm
pirin eşiği güldür gül
eğildim yüzümü sürdüm
pir'in eteği güldür gül
gülden terazi yaparlar
gülü gül ile tartarlar
gül alırlar gül satarlar
çarşı pazarı güldür gül
gülden değirmeni döner
onun ile gül üğünür*
akar arkı döner çarkı
bendi pınarı güldür gül
gel ha, gel ha, can hatayi
dostun nefesi güldür gül
şu öten garip bülbülün
derdi figanı güldür gül
bunun seyyid nesimi ve ümmi sinan versiyonları da var ama bunda şu dize var:
"dostun nefesi güldür gül"
iyi geceler s.
hüseyine' mektuplar - 1
hüseyin, ankara'da kar ve ayaz var. bilirsin akdenizli tenim hemen üşür ama bu sene kışı özlemle bekledim. üşümek güzelmiş dostum. geçen gece bahçeye indim, çıplak ayak kara bastım. şimdi biraz hastayım ama ne güzel değil mi, canım yanıyor.
".................
badem gözlüm, beni unut
bu gemi bir kara tabut
lumbarından giren ölür
üstümüzden geçti bulut
badem gözlüm beni unut
boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm
badem gözlüm beni unut
....................."
S.
24 Kasım 2010 Çarşamba
nedir bu?
08.08.10/ 00.20 İstanbul’da bir gece…
İlerde kadın olacak küçük kız:
Cama vuran yağmur damlaları ince bir yol çizerek aşağı akarken yüzünü cama yapıştıran 3-4 yaşlarındaki sarışın, zayıf kız çocuğu incecik parmaklarıyla camın içinden damlaların yolunu taklit ediyordu. İçeriye giren annesinin en sinir olduğu şey camdaki parmak izleriydi ve küçük kız nedense o şeffaf nesnenin üzerinde bıraktığı izlere çok bağlıydı. Uzun saç örgüleri eşarbının altından sarkan kadın, elini kızının cama yapıştırdığı yüzünde gezdirdi. Küçük kızın buz gibi olan yanağı tek bir şeyin göstergesi olabilirdi, yakında yine hastalanacak! Birden ağlamaya başlayan kızını, kucağına alıp göğsüne bastırdı kadın.
Hep hasta, hep zayıf! İncecik bedenini kucaklamaya bile korkuyor annesi. “Neden camı leke yapıyorsun? “Anne, ben sümüklüböceğim. İz yapıyorum.” Kuş değil, kedi- köpek değil sadece sümüklü böcek bu kızın sevdiği tek hayvan. “Ağlama sümüklüböcek!” diyor annesi, çocuk, sol elini kalbinin üstüne götürüp, “Burada bir yer var anne, hep acıyor, ağlayınca geçiyor ama sonra yine acıyor ben de geçsin diye ağlıyorum.” Kadın çocuğu da kucağına alıp oturdu, çocuğun sessiz içten gelen hıçkırıklar arasında uykuya dalmasını bekledi.
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Hafif olsun diye özellikle küçük alınmış olan bilgisayarımı, bacaklarımla karnımın arasında oluşturduğum küçük üçgenin üzerine yerleştirdim. Hafif olmazsa taşıyamıyorum çünkü küçücük bir kadınım ben. Bilgisayarın açma tuşuna dokunuyorum zikzaklı bir yüzüğün süslediği başparmağımla, Kazım’ın gülümseyen yüzü karşılayacak birazdan beni. İçimde bir tuhaf kıpırtıyla, Kazıma gülümseyeceğim, ardından hemen çalma listesini açacak ve sadece benim için söyleyecek- benim listem olduğuna göre şu an benim için söylüyor: Sarpi Moleni. Çıplak bacaklarımda bilgisayarın sıcaklığı artarken, daha çok sıkılacağım, İngilizce cümleleri Türkçeye çevirip, evirip kıvırıp beyaz sayfada tek tek eklenerek oluşan siyah kelimelere katarına dönüştürmekten.
Bir kadının içindeki bir başka kadın:
Yüksek tavanlı bir Beyoğlu evi var kafamda. Evde tuhaf bir koku olmalı, hem her birini farklı yerlerden topladığım ikinci el mobilyalardan gelmeli bu koku hem de özenle yetiştirdiğim limon fidelerinden gelmeli. Geçmişten korkarım ben. Oysa ne çok severim geçmişi, özenle okşayasım gelir, tutup tutup öpesim gelir ama dokunamam geçmişe. Kafamı kaldırıp baksam sanki boşlukta ölmüş zamanı göreceğim gibi gelir. Başkalarının eşyalarını toplarsam onların yaşanmışlığını da kendime katamaz mıyım? Her nefeste içime çekemez miyim? Hiç tanımadığım insanların siyah beyaz fotoğraflarını topluyorum, hepsine bir geçmiş, hepsine bir akrabalık uyduruyorum.
Bazen korkuyorum, hem kendimden hem de onların bana bakan gözlerinden.
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Bütün gün uyuduktan sonra, akşamüzeri deniz kenarına indim. Daha önce seninle gittiğimiz Moda’daki o çay bahçesine oturdum, biraz kitap okudum, biraz etrafı dinledim. Hani bir oyun oynardık, hatırlıyor musun? Sinemaya gider, sevmediğimiz filmlere bilet alır -ki bizim sevdiğimiz filmler festival filmleriydi- salonda farklı yerlere oturur, etrafımızdaki konuşmaları dinler sonra saatlerce bunlar üstüne konuşurduk. Hem bulduğum her oyunu oynar hem de benim deli olduğumu söylerdin.
Ben sana hiç kızmazdım.
İstanbulu’u düşünüyorum. Dün, fal baktırdım. Ne baktırırken, ne de sonrasında inandım ama sevindim duyduklarıma. Bu şehirde yaşayacakmışım. Çok gezecek ve görmek istediğim tüm tarihi yerleri görecekmişim hatta yakınlarda İtalya’ya gidecekmişim. Evet, falcımızın hayal gücü bayağı kuvvetli. Onun adına seviniyorum, o bana fincanı anlatırken ben onun boyalı saçlarına, dudak kıvrımlarına bakıyorum. Parmağını uzatıyor ve bana fincanın içinde bir şeyler göstermeye çalışıyor, kuaförlere oynadığım o oyunu ona da yapıyorum. Memnuniyetle gülümseyerek, hı hı diyorum. Kendinden memnun devam ediyor. İleriki masalardan birinde arkadaşım beni bekliyor, bu fal macerasına birlikte çıktık. Ama yollarımız apayrı aslında. Onun duymak istediği ve duyduğunda mutlu olacağı cümleler var. İçimden şeytan dürtüyor, anlat falcıya diyor, anlat ki arkadaşına duymak isteyeceği şeyleri söylesin, bugün mutlu olsun, bu fal onu aylarca avutsun. Ama susuyorum, uslu uslu kendi falımı dinliyorum, zaman zaman falcımdan azarlar işitiyorum. Bana öğütler veriyor, nerede hata yaptığımı anlatıyor. Ona diyemiyorum ki bu bir kader. Bu benim kadın atalarımdan aldığım bir miras. Her şeyin tek suçlusu Selvi Hanım’dır. Selvi Hanım yüzünden yurdunu, obasını terk eden ve giderken bir lanet savuran o yörük gencinin ahıdır bu! Bu lanete inanıyorum, inandığım sürece yaşatacağım. Çeyiz sandığımda boncuktan bir kuş saklıyorum, buram buram naftalin, sabun, sandık kokan dantel perdelerin arasında.
Bir kadının içindeki bir başka kadın:
Yüksek tavanlı Beyoğlu evinin camlarını süsleyecek sararmış dantel perdeler. Çalışma masamdan kalkıp, bir fincan kahve ya da bir bardak çayla döneceğim masaya. Yavaş yavaş perdelere ulaşacak kokusu, benim nefesim, benim parfümüm de eklenecek ve perdede son bulacak.
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Pelin Batu’nun bir şeylere güldüğünü duyuyorum, beyaz çiçekli tacıyla ne kadar da güzel göründüğünü düşünerek tekrar kendi makaleme dönüyorum. Kafamda tek bir soru var, mail kutumda cevap bekleyen yurt dışı bursu. İçimde alıp başımı gitme isteği, önümde aşmam gereken yollar ve engeller. Artık bir parça bile çalışma isteği duymuyorum, şu günlerde kıskandığım tek kadın “yüz yıl uyuma lüksü”ne sahip olan o sümsük prenses!
Evvelce küçük bir kız olan kadın:
Çay bahçesinden çıkıp, denize doğru yürüyorum, kayalıklarda öpüşenler var. Deniz? Ya öpüşmeye ya ölmeye yarar, ötesi yok anlaşılan. Bırakayım onları da rahat rahat öpüşsünler, ben içlere doğru kalabalığa doğru yürümeye başlıyorum. Bir arkadaşımı görüyorum, elinde bira bardağı birlikte oturduğu topluluğa bir şeyler anlatıyor. Yanından geçiyorum, beni görmüyor ben de hiç ses etmiyorum ona, tam geçerken hafifçe yüzümü çevirip bakıyorum ve yanındaki kızın elinin onun bacağında olduğunu görüyorum. Birbirlerine ait olduklarını gösteren işaretler bunlar. Bir taksiye binip Haldun Taner Sahnesine geliyorum. Kısa bir duraksama yaşıyorum, vapur mu, dolmuş mu? Vapura binip Beşiktaş’a geliyorum. Beni hep bıraktığın durağı buluyorum, boğazım düğümleniyor. Korkmasam evine kadar yürüyeceğim ama hava kararmış eve dönüyorum.
İlerde kadın olacak küçük kız:
Annesi başının altına bir yastık koyup, üstünü örtüyor. Alnını yokluyor çocuğun, ateşi var. Çorba yapmaya mutfağa geçiyor, sarışın tombul oğlan çocuğu, küçücük ellerinde tuttuğu kırmızı arabayı ablasının kucağına koyuyor ve battaniyenin alt kısmındaki boşluğa yerleşiyor. Ablası en az bir hafta yatar ve bu süre içinde küçük oğlan çocuğuyla kimse oynamaz, o arabaya ihtiyacı yok bu yüzden.
kardeşlerimi özledim
ufuk, hisarüstünde oturuyordu bir kaç sene önce. fakülteden çıkıp eve giderken aradı, saat 5 gibiydi, konuştuk. akşam saat 11'de aradım açmadı. defalarca aradım açmadı. dayıma telefon ettim, anneme telefon ettim, herkese aramalarını saatlerdir konuşmadığımızı söyledim. bir türlü telefon açılmadı. aklım başımdan gitti. evin tam adresinin bilmiyordum, istanbulda bir yığın karakolu aradıktan sonra oturduğu semtin karakoluna ulaştım, saatlerdir ulaşamadığımı, başına bir şey gelmesinden korktuğumu söyledim. polis, en son konuştuğumuz saatin öğleden sonra 5 olduğunu duyunca, bekleyin açar telefonunu dedi. kıyametleri kopardım, bu sürede kötü bir şey olursa hepsini dava edeceğimi hatta bulup burunlarından fitil fitil getireceğimi söyledim. adamcağız halime acıyıp, eve bir ekip gönderdi. meğer bir gece önce sabaha kadar proje hazırlayan kardeşim yorgunluktan uyuyakalmış. olsun, ya kötü bir şey olsaydı? kardeşim, inşaat mühendisi. boğaziçinde asistan. duygusal, düşünceli, kültürlü, yakışıklı. diğeri de elektirik elektronik mühendisi. hafif esmer, kocaman gözleri var. o da romantik, sanatçı ruhlu, heyacanlı ve aşık.... yeni evlendi, artık bir kızkardeşim var. bembeyaz, pamuk gibi. giresun'a gittik, kız istemeye, nişana. hep yanımda olsalar. yeğenlerim olsa bir an önce. hala, hala diye koştursalar etrafımda. birlikte evcilik oynasak, lunaparka girsek, alışverş yapsak. onlar büyürken arkadaşları, sırdaşları olsam.....
hayat, güzel mi yoksa?
21 Kasım 2010 Pazar
gidecek biliyorum
şarkı sözlei geçiyor içimden, dilime sadece biri takılıyor. gecenin bir yarısı kendimi oyalamak için sürdüğüm ojelerin renginin nar çiçeği olduğunu şimdi farkettim. bir arkadaşın yazısını okudum, tanıdığı kadınlarla ilgili. offfffffffff. hayır yazmayacağım. ne cemal, ne turgut ne de gülten susacağım bu gece.
tanıdığım bir kadın sürekli gitmekten bahsediyor. biliyorum bu gidişi. daha önce gidenler oldu hayatımdan, sessizce gidenler, gidip beni mahvedenler... hiç bir gidişe vaktinde tepki veremedim. dondum kaldım hep. anneanneme tam 6 ay sonra, kurtuluştan kızılaya yürürken, köşedeki hüdaverdi pastanesini geçince, yolun ortasında hıçkıra hıçkıra oturarak vermiştim tepkimi. sonra da aylarca hiç durmadan ağlamıştım. diğer gidiş..... gençti, daha yapacak çok şey vardı ama o bitmesini istemişti. istedi ve tam istediği gibi yaptı her şeyi. ben? kaldım işte öylece.....
şimdi o da gitmekten bahsediyor. biliyorum, ama tepki veremiyorum. çok kırgın yaşadıklarına. cümlelerim bitti, artık kendime bile umut veremezken? o kadar çok yaraya sarıldım ki şimdi dermanım yok hem de en olması gereken zamanda... bekleyemem, bir şey yapmalıyım...... inanmasam da yaşamanın daha güzel günler getireceğine onu bundan vazgeçirmeliyim.... çünkü o bakışı, o sesi tanıyorum... ansızın ve çaresiz olacağım....
.............................................................................................................................................................
...........................................................................................................................................................
............................................................................................................................................................
mart 2013 oldu... o bu baharı göremeyecek. gitti. şimdi kolumdan hiç çıkarmayacağım siyah bir kurdele var.
20 Kasım 2010 Cumartesi
Aldatılmış kuşak Ece Temelkuran
20-11-2010 – Aldatılmış kuşak
Tarihçi-yazar Profesör Theodore Zeldin ile yıllık mutat durum değerlendirme toplantımızı yine bir kahve köşesinde yaptık Oxford’da. Kendime “şükretmeyi” öğrettiğimi anlatıyordum ve bunun bir yaşlılık, canlılığını yitirme belirtisi olup olmadığı üzerine laf geveliyordum. Şöyle dedi:
“Sizin kuşağınız üzerinde büyük bir oyun oynandı. Siz aldatılmış bir kuşaksınız. Size ‘mutluluk’ diye bir şeyden söz ettiler. Önceleri kapitalizmden ve kişisel çıkarlarınızdan bahsettiler. Sonra bundan biraz utanç duydular ve kendi kendine yetebilmek diye bir şeyden söz ettiler. O ne ki? Yine kişiselliği merkeze alan bir kavram. Sonra da size ‘mutluluk’ sözcüğünü verdiler. Senin kuşağın ‘mutlu olmak’ istiyor. Ne demek olduğuna dair de hiçbir fikirleri yok. Ben ‘mutluluğa’ karşıyım!”
MUTLULUĞA KARŞI OLMAK!
Ben de karşıyım. Hiç değilse kifayetsiz mutluluk avcılarına dönüşmeye… “Ye, Dua Et, Sev” cinsi bir mutluluk odaklı edebiyata, “Ferrari’sini satmayı” yüceltmeye ve “Çok eğlenelim, muhakkak eğlenelim” anksiyetesine… Ama dünya, bütün endüstri, ne olduğu bilinmeyen “mutluluk” kavramı üzerine kurulu.
Kürşat Oğuz’un Habertürk için Alain Touraine ile yaptığı söyleşiyi okudunuz mu bilmiyorum, okumalısınız. Touraine, Fransız düşünür ve yazar, toplum kavramının yok oluşundan söz ediyordu. Örnek olarak Obama‘nın krizde, “toplumdan” toplanan parayla bankaları kurtarmasını veriyordu. Zeldin de daha oturur oturmaz, ilginç bir biçimde aynı örnekle başlamıştı konuşmaya. Bir kitap yazdığını ve bu kadar kötümser olmadığı gün gelene kadar sonunu yazmayacağını söylüyordu. Çünkü, evet, dünya, toplum,“insanlık” dediğimiz o devasa toplam, ölüyordu ona göre de.
SİTELERE BÖLÜNEN TOPLUM
Ben biraz onların kuşağını da suçluyorum. Devrimci, ilerici, insandan yana, özgürlükçü deneyimlerini, bilgilerini dünyanın bugünkü düzenine aktaramadılar. 70′lerde toplanan, biriken, sokaktan gelen özgürlük ve eşitlik bilgisi, bugünkü dünya düzeninde, karar vericileri pek de etkilemeyen sivil toplum kuruluşları, muhalif düşünce kuruluşları dışında pek de bir varlık gösteremedi.
Toplumun ölümü bakımından Batı toplumlarından daha da beter bir noktadayız. Hem Fransa gibi yoksullarımızı şehrin dışına gönderdik. Bakınız “kentsel dönüşüm projeleri”!
Ekonomik, sınıfsal ayrımların yanı sıra bir de ideolojik kutuplaşmanın yarattığı ayrım… Hatırlıyorsunuz “Atatürkçü site” haberlerini. Mütedeyyin siteleri de biliyoruz, kurulmaya devam ediyorlar. Böylece gerçek anlamda toplumun yok oluşunu seyrediyoruz. Bu yeni bir konu değil, epeydir tartışılan bir “cemaatleşme” meselesi var hem Türkiye’de hem dünyada. Ama bunun sonucunun ne olacağı… İşte o yeni soru.
ŞEFKAT AĞI OLARAK CEMAAT
Dünya, insanlık ve Türkiye bu sorunun içinde geçerken işte, “mutluluk” peşindeyiz. “Öteki”, “bir diğeri”, “başkası” olmadan mutlu olmak… Sanal varlıklarla mutlu olmak… Kimsenin de etekleri zil çalmadığına göre… Tarih her zaman ilerlemiyor nitekim. Üstelik kendini bu zalim ve insanlıktan uzak dünyada bir “şefkat ağı” olarak tarif eden “cemaat” yapısı da kapitalizmin ahlakını taklit ederek ayakta duruyor. Bakınız “abi-kardeş” ilişkisinden, “patron-çalışan” ilişkisine dönüşen cemaat ilişkileri! Orada da derman yok yani derdimize.
BİZİM KUŞAĞIN ‘SON’U
Biz, anneannemizden daha az mutluyuz. Çünkü anneannemiz bizim kadar çok mutluluk istemiyordu. Mutluluğu bu kadar çok istemiyordu. Theodore Zeldin ile yaptığımız bu konuşmaya bir şey daha ekleyeyim:
Bizden bir ya da iki önceki kuşak bizim kadar çok “son” görmedi. İlişkilerde bizim kadar çok son yaşamadılar. İşlerine bizim kadar hızlı son verilmedi, bizim kadar yeniden başlamak zorunda kalmadılar. Her son, yas demektir. Sonlandırdığınız şeyle ilgili ne kadar az şey hissederseniz hissedin bu, böyledir. Dolayısıyla bizler mutluluğun peşinden koşan ve aslında neredeyse aralıksız yas tutan bir kuşağız. Sevgililerin, arkadaşların, işlerin, evlerin, mahallelerin yani terk ettiğimiz her şeyin yasıyla doluyuz. Düşünün, anneannenizi düşünün.
19 Ekim 2010 Salı
düşüyor zaman
20 Mayıs 2010 Perşembe
eee, ne mi oldu? hala ankarada çakılıp kaldığım için bilemiyorum. buradaki insanlar zaten bir akdenizli olarak beni çok yoruyorlar. tipik akdeniz insanı olarak pat diye konuşmaya başlayıp, pıt diye samimi oluveriyorum ama angaralı öyle mi... yeşil gördü mü yakılacak odun gözüyle bakan, şort moda olana kadar sokakta şort giyen kıza rahat yüzü göstermeyen, azıcık nem oldu mu "cildim yumaşadı" diye sevineceğine yakınıp duran, ilişkilerinde çıkarcı bir mesafe edinen angaralı ya da tipik iç anadolulu insan tipi beni yoruyor!
yurdum insanı içinde bir tercih yapmam gerekse horonlarıyla gönlümü fetheden karadenize ilk sırayı veririm. ardından ege sonra yemeklerine bayıldığım doğu. bayılıyorum ama bunların da etle sebzeyi yanyana getirme huylarına sinir oluyorum. eti et olarak tüket ve canııım sebzeye zeytinyağı dışında bir şey koyma. hatta mümkün olduğu kadar çiğtüket sebzeyi doğulu arkadaşım. bir taşım kaynat, azıcık zeytinyağı ile çevir. bak kabağın, havucun tadını bulacaksın böyle ama yok illa eti herşeye sokacaklar.
gece gece bir acıktım sormayın... gidip buzdolabını karıştırayım, bakalım bana göre ne var....