"dinle böceğim, uzun bir seyahate çıkacağım, hareketimden evvel bazı şeyleri söylemek arzusundayım.
yokluğum fazla uzayabilir, zaman zaman, dediklerimi dinleyerek saptarsın ki: hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı; iki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sükût-u hayaller eksik olmaz!
sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayâli; o başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı!
muvaffak bir çift, yalnızlığa tahammülü yüksek iki insan manâsını taşır: çift demek, yan yana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor! onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yaşayacaksın, yani uzaktan.
uzaktan, soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum.
yakında olmayan sevgili tahayyülde yaşatılır, hayalde yaşatmak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdahale: sevdiğini, hayalinde değiştirdikçe, kendine benzettikçe daha çok seversin, böylece denge korunmuş olur.
sevmek! sevmek esasında alıp başını gitmektir, sevgiliden uzaklaşan mutlak aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak..." Attila İlhan, Fena Halde Leman...
tez üzerime geldikçe, içimde başarısızlığı hissettikçe dikkatimi dağıtıyorum. içimdeki her daim aşık kadını çıkarıyorum. naftalin kokularını atıveriyor hemen üzerimden, incecik elbiseleri, mini mini etekleri, küçücük kalbi rüzgarda titrek.
bir koku var içimde. ölmediği halde ölmüş bir insanın kokusu bu. başarısızlığı hissettikçe artıyor kokum. kalkıp bir şeyleri düzeltecek mecalim de yok, şimdilik sahneye çıkardığım ürkek ve aşık kadın bir süre idare eder. nanam nanam na na na.... bir ezgisi de var kadınımın. o benim hep yaşamaya istekli yanım. yoksa toparlanmalı mı artık? diğer parçalarıma sormalıyım! ama her parça başka bir yere çekiştirirken biz ortak bir hayat kuramayız. bugüne kadar idare ettik ama bazılarımızın gitmesi gerekiyor. birinin daha baskın olması gerekiyor, umarım bu savaşı içimdeki işkolik kadın kazanmaz. ama bu tezi de bitirse bitirse o bitirir. bir süre kullansak mı kızlar? işleri bizim için yoluna koysa? hişşşt, sessiz olun, duymasın, küser bize. sokağa atacak halimiz yok ya... zaten bakmayın o afrasına tafrasına aslında içinizde en güçsüz olan o! çalışmaktan başka bir uyuşturucu bilmediği için, durursa dayanamayacağını bildiği için saklanıyor işlerin ardına. durun bakalım, biraz o yönetsin bizi... sonra hep beraber ona gülmeyi ve sevmeyi öğretelim. kimsenin gitmesine izin vermeyelim, çocukken bizi terkeden oyun arkadaşlarımız bir daha geri gelmediler. hem sonra gördük onları başka çocuklar nasıl mahvetti. eğer birimizi kaybedersek... kızlar bizim birbirimize sarılmamız lazım....
Popüler Yayınlar
16 Mart 2015 Pazartesi
Funda'yı evlendirdik:)))
bütün hafta sınav gözetmenliğim vardı ve benm gibi gece çalışıp gündüz uyuyan insanları çok zorlayacak bir saat olan 7'de uyanmak zorunda kaldım. para kazanmak yerine kendimi ilim-irfana adadığım için maalesef hala şehir dışında oturuyorum ve arabam yok. otobüste sabahın köründe ayakta yolculuk etmek beni bütün gün agresif ve depresif bir insana gönüştürebiliyor ki bundan en çok zararı can dostum serdar görmekte. onun hataları daha bir sinir ediyor beni, elimde olsa tüm hayatını düzenleyip al yaşa diyeceğim ama olmuyor. olmayınca daha çok üzülüyor daha sinir oluyorum.... of be dostum, neden beni dertlere gark ediyorsun ki?
diğer yandan bu meslekte zengin olamayacağım kesin! "en iyisi zengin koca bulmak" anlayışını ben de benimsemeye karar verdim. hemen listemi kontrol ettim maalesef zengin olan tüm taliplerim evlenmiş, salak şeyler bu kadar erken evlenilir mi? gerçi benden zegin koca karısı olmaz zaten. hem tüm yakın arkadaşlarım bilir ki ben arıza tipleri severim. ama çok ama çok zor aşık olurum. bir keresinde hem kendimi hem de çevremi tam 4 yıl aşık olduğuma inandırdım. işin kötüsü çocuk da ona aşık olduğuma inandı. yatıp kalkıp bana dua etmesi lazım çünkü ben onun mezun olunca sıradan bir hayat yaşayacağını biliyordum. benim amacım gerçek aşkımı bulana kadar kendimi formda tutmak, acıya dayanma gücümü arttırmaktı. bunun karşılığında o da ücretini aldı. ölene kadar güzel bir anısı oldu, hatta çouklarına bile anlatabilir... ben hala aşık olmayı bekliyorum ama bir şeyi farkettim ben artık anne olmak istiyorum. ama aşık değilim! her sabah evden bugün aşık olacağım kararı ile çıkmaktayım ama akşam eve eli boş dönmekteyim. 1981 doğumlu bir kadın olarak maalesef biraz acele etmem gerekiyor çünkü 3 çocuk istiyorum. bu durumun başbakanımızla bir alakası yok. benimki tamamen 2 harika erkek kardeşe sahip bir ablanın yaşadığı mutluluğu çocuklarının da yaşamasını istemesi. tüm bunlar iyi hoş da benim bir tezim var... tez bitmeden evlenemem ağbi! tez bitecek, ben yurt dışına gidecek, dönecek kendi evine çıkacak, onu istediği gibi dayayıp döşeyecek... yani şu günlerde tezime yoğunlaşmalıyım ki hayatım güzelleşsin ve ertelediğim sanat etkinliklerine dönebileyim. çello çalacağım... ah benim güzel mi güzel başlangıç aşamasındakiler için yapılmış çellom... seni çok seviyorum. sonra yarım kalmış öykülerim, fotoğrafını çekmek istediğim onca güzellik ve hepsinden önemlisi bir marangozun yanın açırak girme hayalim. ben hep marangoz olmak istedim, heeeeep!
tüm bu çelişkiler içinde gidip gelirken bizim funda birden evlenmeye karar verdi. yoğun bir haftanın cuma gecesi kınasına gittim. bu benim ilk kınamdı! kınaya annemle beraber gitmiştik, elbise moda olmadan önce aldığım çiçekli kadife elbisemi giydim. ölçülü bir sırt ve göğüs dekoltesi olan, belime tam oturan, dizlerime kadar inen elbimin altına uzun tupuklu, mürdüm botlarımı giydim. ince çorapta tercih ettiğim tek renk ten rengidir. saçlarımı topuz yapıp, pembemsi kemik gözlüklerimi taktım ve kırmızı bir ruj sürdüm. oynamayı seven bir kadıncağız olarak bizim kızlarla kendi çapımızda kıvırdık. ama sevilay ve süreyyanın ortaokul yıllarında geliştirdikleri dans gösterileri dansözlere taş çıkartırdı! o gece tüm teyzelerin bana baktığını gördüm ve çok sinir oldum! ne var bakacak diye de sürekli anneme şikayette bulundum. ertesi gün öğrendiğime göre, teyzeler oğulları adın abana talip olmuşlar, ama maalesef teyzeciklerim maalesef, annişkomun benim için hayali uzun boylu, uzun saçlı, küpeli, basketbol oynayan bir doktor! üstelik annem uzmanlık alanlarını bile tercih ediyor, kardiyoloji, göz, çocuk ve jinekoloji hadi olmadı dahiliye, romatoloji... cumartesi günü yapılan nikah ve akşam gençler arasındaki eğlence fundanın kardeşi cihanın doktor olması sebebiyle annem için çok önemliydi. yorgun argın geldiğim cumartesi sınavından sonra azıcık uyumama izin vermedi annem. annemin giymemi istediği elbiselerin hepsini eleyip, siyah elbisemin içinde, açık bıraktığım saçlarıma taktığım süslü tacımla çok ama çok zariftim. yine makyaj yapmadım sadece kırmızı ruj sürdüm. ya ben çok güzel bir kadınım. başkaları ne düşünür bilmem ama ben kendimi çok beğeniyorum, bu güzelliğin üstün ebir de akıllıyım. Allah'ım çok şükür tek eksiğim olan aşık olma yeteneğini de verirsen tam türküye uygun olacağım. "her yerini beğendim azıcık boydan kısa"! yrogunluğuma rağmen gece güzeldi. hele dilanın "ben seni gizli sevdim bilmedim alem duyar" kısmıyla yüreğimi dağlayan türküsü... hemen arkasından bahça duvarını aştımı söyledi. tüm içtenliğimle nakaratına eşlik bile ettim, "Yanıyorum yanıyorum hele, Mayii oldum gonca güle,Acem şalı ince bele" ama bir kere içime hüzün girmişti. annem "beni hüzün gözlüm" diye sever. gözlerimde hep hüzün varmış, hüzün ne güzel yakışıyor kızımın zarif yüzüne der. gece biterken cihanın arkadaşlarının dikkatini zarifliğim ve hüzünlü yüzüm çekmiş. ama dedim ya benim içime hüzün girmişti bir kere. o andan itibaren sadece ortamı bozmamak için güldüm, oynadım. hep yaptığım gibi gülme rolü yaptım. arkadaşlar geceye park caddesinde devam edelim dediler, bana uyar dedim. ne de olsa beni onlar eve bırakacatı, kimsenin gecesini bozmamalıydım. nargile, public, mozzy, falan filan dolaştılar. bir ara dalmışım, "kız içmeden sarhoş oluyorsun" diye dalga geçtiler. ben hüzünle sarhoşum dostum dedim içimden ve gülümsedim.
( annem bir dakika içerisinde en az 8 kez "hadi çayın soğudu gel" dedi. Allah'ım bir kaç dakika yalnız kalamayacak mıyım? )
gece bitti, beni eve bıraktılar. kapıdan içeri girene kadar beklediler. ne de olsa ben babamın kelebeğiyim ve bana dikkat etmeleri gerekiyor, yoksa hemen hasta oluyor babasının kelebeği... babam sürekli beni emanet edeceği biri için dua ediyor Allah'a, bilmiyorum sanıyor ama herşeyin farkındayım. annemle babam ben eve gelince yattılar, odama geçtim ve turgutla cemali önce dizime aldım. bir süre onları okşadım sonra turguta karar verdim. gözlerim kapanana kadar turgut eşlik bana....
tüm alaylarım bir tarafa, sahi ben aşık olabilecek miyim? birine güvenebilecek miyim?
(annem sinirlenmeye başladı, gidiyorum)
bilmediğim aşkım acaba çok mu uzaklarda. falcının dediği gibi ingiletereye mi gitmem gerekiyor onu bulmak için. mavi gözlü bir irlandalı mı sevecek beni sonsuza kadar ve ben onun yanında mı güvende olacağım? yoksa falcıyı bizim kızlar mı ayarladı bana, ben umut taşıyayım diye? yaşayıp görmek düşüyor değil mi bana?
diğer yandan bu meslekte zengin olamayacağım kesin! "en iyisi zengin koca bulmak" anlayışını ben de benimsemeye karar verdim. hemen listemi kontrol ettim maalesef zengin olan tüm taliplerim evlenmiş, salak şeyler bu kadar erken evlenilir mi? gerçi benden zegin koca karısı olmaz zaten. hem tüm yakın arkadaşlarım bilir ki ben arıza tipleri severim. ama çok ama çok zor aşık olurum. bir keresinde hem kendimi hem de çevremi tam 4 yıl aşık olduğuma inandırdım. işin kötüsü çocuk da ona aşık olduğuma inandı. yatıp kalkıp bana dua etmesi lazım çünkü ben onun mezun olunca sıradan bir hayat yaşayacağını biliyordum. benim amacım gerçek aşkımı bulana kadar kendimi formda tutmak, acıya dayanma gücümü arttırmaktı. bunun karşılığında o da ücretini aldı. ölene kadar güzel bir anısı oldu, hatta çouklarına bile anlatabilir... ben hala aşık olmayı bekliyorum ama bir şeyi farkettim ben artık anne olmak istiyorum. ama aşık değilim! her sabah evden bugün aşık olacağım kararı ile çıkmaktayım ama akşam eve eli boş dönmekteyim. 1981 doğumlu bir kadın olarak maalesef biraz acele etmem gerekiyor çünkü 3 çocuk istiyorum. bu durumun başbakanımızla bir alakası yok. benimki tamamen 2 harika erkek kardeşe sahip bir ablanın yaşadığı mutluluğu çocuklarının da yaşamasını istemesi. tüm bunlar iyi hoş da benim bir tezim var... tez bitmeden evlenemem ağbi! tez bitecek, ben yurt dışına gidecek, dönecek kendi evine çıkacak, onu istediği gibi dayayıp döşeyecek... yani şu günlerde tezime yoğunlaşmalıyım ki hayatım güzelleşsin ve ertelediğim sanat etkinliklerine dönebileyim. çello çalacağım... ah benim güzel mi güzel başlangıç aşamasındakiler için yapılmış çellom... seni çok seviyorum. sonra yarım kalmış öykülerim, fotoğrafını çekmek istediğim onca güzellik ve hepsinden önemlisi bir marangozun yanın açırak girme hayalim. ben hep marangoz olmak istedim, heeeeep!
tüm bu çelişkiler içinde gidip gelirken bizim funda birden evlenmeye karar verdi. yoğun bir haftanın cuma gecesi kınasına gittim. bu benim ilk kınamdı! kınaya annemle beraber gitmiştik, elbise moda olmadan önce aldığım çiçekli kadife elbisemi giydim. ölçülü bir sırt ve göğüs dekoltesi olan, belime tam oturan, dizlerime kadar inen elbimin altına uzun tupuklu, mürdüm botlarımı giydim. ince çorapta tercih ettiğim tek renk ten rengidir. saçlarımı topuz yapıp, pembemsi kemik gözlüklerimi taktım ve kırmızı bir ruj sürdüm. oynamayı seven bir kadıncağız olarak bizim kızlarla kendi çapımızda kıvırdık. ama sevilay ve süreyyanın ortaokul yıllarında geliştirdikleri dans gösterileri dansözlere taş çıkartırdı! o gece tüm teyzelerin bana baktığını gördüm ve çok sinir oldum! ne var bakacak diye de sürekli anneme şikayette bulundum. ertesi gün öğrendiğime göre, teyzeler oğulları adın abana talip olmuşlar, ama maalesef teyzeciklerim maalesef, annişkomun benim için hayali uzun boylu, uzun saçlı, küpeli, basketbol oynayan bir doktor! üstelik annem uzmanlık alanlarını bile tercih ediyor, kardiyoloji, göz, çocuk ve jinekoloji hadi olmadı dahiliye, romatoloji... cumartesi günü yapılan nikah ve akşam gençler arasındaki eğlence fundanın kardeşi cihanın doktor olması sebebiyle annem için çok önemliydi. yorgun argın geldiğim cumartesi sınavından sonra azıcık uyumama izin vermedi annem. annemin giymemi istediği elbiselerin hepsini eleyip, siyah elbisemin içinde, açık bıraktığım saçlarıma taktığım süslü tacımla çok ama çok zariftim. yine makyaj yapmadım sadece kırmızı ruj sürdüm. ya ben çok güzel bir kadınım. başkaları ne düşünür bilmem ama ben kendimi çok beğeniyorum, bu güzelliğin üstün ebir de akıllıyım. Allah'ım çok şükür tek eksiğim olan aşık olma yeteneğini de verirsen tam türküye uygun olacağım. "her yerini beğendim azıcık boydan kısa"! yrogunluğuma rağmen gece güzeldi. hele dilanın "ben seni gizli sevdim bilmedim alem duyar" kısmıyla yüreğimi dağlayan türküsü... hemen arkasından bahça duvarını aştımı söyledi. tüm içtenliğimle nakaratına eşlik bile ettim, "Yanıyorum yanıyorum hele, Mayii oldum gonca güle,Acem şalı ince bele" ama bir kere içime hüzün girmişti. annem "beni hüzün gözlüm" diye sever. gözlerimde hep hüzün varmış, hüzün ne güzel yakışıyor kızımın zarif yüzüne der. gece biterken cihanın arkadaşlarının dikkatini zarifliğim ve hüzünlü yüzüm çekmiş. ama dedim ya benim içime hüzün girmişti bir kere. o andan itibaren sadece ortamı bozmamak için güldüm, oynadım. hep yaptığım gibi gülme rolü yaptım. arkadaşlar geceye park caddesinde devam edelim dediler, bana uyar dedim. ne de olsa beni onlar eve bırakacatı, kimsenin gecesini bozmamalıydım. nargile, public, mozzy, falan filan dolaştılar. bir ara dalmışım, "kız içmeden sarhoş oluyorsun" diye dalga geçtiler. ben hüzünle sarhoşum dostum dedim içimden ve gülümsedim.
( annem bir dakika içerisinde en az 8 kez "hadi çayın soğudu gel" dedi. Allah'ım bir kaç dakika yalnız kalamayacak mıyım? )
gece bitti, beni eve bıraktılar. kapıdan içeri girene kadar beklediler. ne de olsa ben babamın kelebeğiyim ve bana dikkat etmeleri gerekiyor, yoksa hemen hasta oluyor babasının kelebeği... babam sürekli beni emanet edeceği biri için dua ediyor Allah'a, bilmiyorum sanıyor ama herşeyin farkındayım. annemle babam ben eve gelince yattılar, odama geçtim ve turgutla cemali önce dizime aldım. bir süre onları okşadım sonra turguta karar verdim. gözlerim kapanana kadar turgut eşlik bana....
tüm alaylarım bir tarafa, sahi ben aşık olabilecek miyim? birine güvenebilecek miyim?
(annem sinirlenmeye başladı, gidiyorum)
bilmediğim aşkım acaba çok mu uzaklarda. falcının dediği gibi ingiletereye mi gitmem gerekiyor onu bulmak için. mavi gözlü bir irlandalı mı sevecek beni sonsuza kadar ve ben onun yanında mı güvende olacağım? yoksa falcıyı bizim kızlar mı ayarladı bana, ben umut taşıyayım diye? yaşayıp görmek düşüyor değil mi bana?
uzakları özlüyor gözlerim bugünlerde
eğer hayat bana sonunda büyük ama çok büyük bir hayal kırıklığı planlamıyorsa, bana bir fırsat sundu... çocukken denize girdiğim zaman en sevdiğim şey, dipten kum çıkarmaktı. ben yüzeye çıkana kadar avucumun içinde azıcık bir kum kalır onu da elimi erken açtığım için parmaklarımın arasından akarken görürdüm. hayat nedir? diye sorsanız, işte cevabım tam olarak bu olurdu. ama sormazsınız ya da bu soruya benim vereceğim yanıt sizi hiç alakadar etmez çünkü zaten yaşadığınız hayat kendi cevabını hazırlıyor değil mi? kimse kimsenin soruları ya da yanıtları ile ilgilenemeyecek kadar meşgul. ben de kendi hayatımla...
bir kaç gündür melankoli beni bırakmıştı, neredeyse kalbimin üstüne çöreklenip, burnumu sızlatan o acıyı unutacaktım. ufacık ufacık bir şey oldu ve ben hemen teslim bayağını çektim, hemen kanıverecektim ki bugün geldi, sızım. hoş geldi, biraz kaygıyla karşıladım ama beni uyardı. eğer o azıcık ümidin sonu yine hüsran olursa... yok yok bu kez sanırım dönüşü olmayan bir şeyler yapmaya kalkarım... korkuyorum, avuçlarımın arasından kaymasın. bu kez, bu kez bir sorun çıkmasın ve ben de talihi dönen insanlar grubuna gireyim. girer miyim? yine beklemek düşüyor. ben ne tez canlı bir insanım oysa... sabırlıyım da, beklerim.
beklemek insanı yaşlandırıyor. beklemek insanın içinde kocaman, yıllanmış bir çınar oluyor. bilgeleşiyorsunuz, dal dal büyüyorsunuz ama gittikçe öncenizle bağınız kopuyor. sonunda geldiğiniz noktada yüzünüzde sadece buruk bir gülüş kalıyor. dışardan bakanlar, hırstan zannediyor. asla tatmin olmadığınızı sanıyorlar ama her zaman yanılır insanoğlu eğer söz konusu olan bir başka insanoğlu ise. tedirgin bekleyişimde bana melankolim eşlik edecek. hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum ama somut bir sebebim yok işte. korkuyorum, bir şey var çok istiyorum ama sonundan korkuyorum. biri var, onu severim diye korkuyorum. canım yanar, dayanamam diye korkuyorum. korkuyorsun ve yaşamıyorsun gibi beylik laflar etmeyiniz lütfen bana! sanki siz daha az korkuyorsunuz? cesur olup atıldığınızı mı sanıyorsunuz yoksa kuzum? hayır dürtüleriniz sizi kamçılıyor, mahmuzlanmış bir at gibi fırlayıp koşuyorsunuz hayat meydanına. benim kafamdan hayaller geçiyor, pat diye uyandığım an an aklımda olan ama dile dökemediğim rüyalar geçiyor. duruyorum, siz etrafımdan son sürat koşarak geçiyorsunuz. rüzgarınız, yeleleriniz, kuyruğunuz çarpıyor, bazen canım yanıyor, çöküp orta yere ağlıyorum ama siz görmüyorsunuz çünkü yorganın altına saklanmış oluyorum.
"gitmek", "aşk", "uzak", "ölüm", "vicdan", "yürek ağrısı", "yol", "gece", "şehirler arası yollardaki ışıksız dağlar", "eski bir apartman", "kuyruğu kesik bir köpek", "dışarda kalmış ayakkabılar", "deliler", "mezarlıklar", "duvara asılmış musaflar", "çok yaşlılar", "kullanılmayan duraklar".... ve daha nicesi, içinde nefes alıp verdiğim günlerdeki herhangi bir ayrıntı saplanıyor yüreğime. canım yanıyor, çok acıyor... ben buna dayanamıyorum işte!
bir kaç gündür melankoli beni bırakmıştı, neredeyse kalbimin üstüne çöreklenip, burnumu sızlatan o acıyı unutacaktım. ufacık ufacık bir şey oldu ve ben hemen teslim bayağını çektim, hemen kanıverecektim ki bugün geldi, sızım. hoş geldi, biraz kaygıyla karşıladım ama beni uyardı. eğer o azıcık ümidin sonu yine hüsran olursa... yok yok bu kez sanırım dönüşü olmayan bir şeyler yapmaya kalkarım... korkuyorum, avuçlarımın arasından kaymasın. bu kez, bu kez bir sorun çıkmasın ve ben de talihi dönen insanlar grubuna gireyim. girer miyim? yine beklemek düşüyor. ben ne tez canlı bir insanım oysa... sabırlıyım da, beklerim.
beklemek insanı yaşlandırıyor. beklemek insanın içinde kocaman, yıllanmış bir çınar oluyor. bilgeleşiyorsunuz, dal dal büyüyorsunuz ama gittikçe öncenizle bağınız kopuyor. sonunda geldiğiniz noktada yüzünüzde sadece buruk bir gülüş kalıyor. dışardan bakanlar, hırstan zannediyor. asla tatmin olmadığınızı sanıyorlar ama her zaman yanılır insanoğlu eğer söz konusu olan bir başka insanoğlu ise. tedirgin bekleyişimde bana melankolim eşlik edecek. hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum ama somut bir sebebim yok işte. korkuyorum, bir şey var çok istiyorum ama sonundan korkuyorum. biri var, onu severim diye korkuyorum. canım yanar, dayanamam diye korkuyorum. korkuyorsun ve yaşamıyorsun gibi beylik laflar etmeyiniz lütfen bana! sanki siz daha az korkuyorsunuz? cesur olup atıldığınızı mı sanıyorsunuz yoksa kuzum? hayır dürtüleriniz sizi kamçılıyor, mahmuzlanmış bir at gibi fırlayıp koşuyorsunuz hayat meydanına. benim kafamdan hayaller geçiyor, pat diye uyandığım an an aklımda olan ama dile dökemediğim rüyalar geçiyor. duruyorum, siz etrafımdan son sürat koşarak geçiyorsunuz. rüzgarınız, yeleleriniz, kuyruğunuz çarpıyor, bazen canım yanıyor, çöküp orta yere ağlıyorum ama siz görmüyorsunuz çünkü yorganın altına saklanmış oluyorum.
"gitmek", "aşk", "uzak", "ölüm", "vicdan", "yürek ağrısı", "yol", "gece", "şehirler arası yollardaki ışıksız dağlar", "eski bir apartman", "kuyruğu kesik bir köpek", "dışarda kalmış ayakkabılar", "deliler", "mezarlıklar", "duvara asılmış musaflar", "çok yaşlılar", "kullanılmayan duraklar".... ve daha nicesi, içinde nefes alıp verdiğim günlerdeki herhangi bir ayrıntı saplanıyor yüreğime. canım yanıyor, çok acıyor... ben buna dayanamıyorum işte!
yağmur
Yağmuru bekliyorum. Tuhaf huylar ediniyorum, her akşam yatmadan önce hava tahminine bakmak gibi. Sıcaklık 31 derece ve hava gökgürültülü sağanak yağışlı. Dün geceden beri yağmuru bekliyorum. Bir yağsa benden mutlusu olmayacak, şemsiyeyi kaptığım gibi soluğu sokakta, parkta alacağım. Toprak kokusu, yola çıkıp ezilmiş solucanlar, kabukları kırılmış sümüklü böcekler hepsi güzel hoş da beni en çok sevindiren, havada varlığını hissettiğim ne varsa hepsi yapışacak yere ve ben üstlerine basa basa gezeceğim...
Yağmur iyidir, toz kalmayacak, bir parça olsun nem olacak. Bu şehrin en çok havasından nefret ediyorum! Kuru, bir de güneş çıktı mı parça parça çatladığımı hissediyorum. Nefes alamıyorum... sürekli yüzümü yıkayıp, burnuma su çekiyorum, ne de olsa babasının küçük hamsisiyim ve bu hamsi su olmazsa yaşayamaz.
Yağmur iyidir, toz kalmayacak, bir parça olsun nem olacak. Bu şehrin en çok havasından nefret ediyorum! Kuru, bir de güneş çıktı mı parça parça çatladığımı hissediyorum. Nefes alamıyorum... sürekli yüzümü yıkayıp, burnuma su çekiyorum, ne de olsa babasının küçük hamsisiyim ve bu hamsi su olmazsa yaşayamaz.
uzak.
elim sende (bu olmadı)
hayatın tuhaflığı, kaderin oynaklığı hepimiz tarafından malum madem de neden her seferinde pek bir şaşırıyoruz? nedendir bu kaderin elinde oyuncak oluşumuz? sebep balık hafızamız mı yoksa usanmaz, arlanmaz bir umut düşkünü olmamız mı?
sizleri bilemem ama ben bin kere yemin bozan birine dönüştüm. hayatla aramızdaki bir elim sende oyunu. ben ne zaman ondan vazgeçsem, bana önceden çok istediğim bir şeyleri gecikmeyle de olsa veriyor, ben de leyla leyla her seferinde inanıp peşine düşüyorum. biraz izin veriyor, ebe o oluyor, ben sevinç içinde oynarken hooop elim sende deyiveriyor. o kaçarken, ben kovalıyorum, yoruluyorum, tıkanıyorum, vazgeçiyorum tam oyunu bırakacakken yeniden başlıyoruz.
bu sefer izin vermeyeceğim, desem de kendimden korkmaktayım dostlar!
şimdi hemen bir yapılacak listesi hazırlayacağım. bitirilecekler listesi yapacağım. hedefler koyacağım. dünyalık şeylerin peşi sıra koşarken hayat onun için uğraştığımı sanıyor...varsın öyle sansın da beni benden almasın!
sizleri bilemem ama ben bin kere yemin bozan birine dönüştüm. hayatla aramızdaki bir elim sende oyunu. ben ne zaman ondan vazgeçsem, bana önceden çok istediğim bir şeyleri gecikmeyle de olsa veriyor, ben de leyla leyla her seferinde inanıp peşine düşüyorum. biraz izin veriyor, ebe o oluyor, ben sevinç içinde oynarken hooop elim sende deyiveriyor. o kaçarken, ben kovalıyorum, yoruluyorum, tıkanıyorum, vazgeçiyorum tam oyunu bırakacakken yeniden başlıyoruz.
bu sefer izin vermeyeceğim, desem de kendimden korkmaktayım dostlar!
şimdi hemen bir yapılacak listesi hazırlayacağım. bitirilecekler listesi yapacağım. hedefler koyacağım. dünyalık şeylerin peşi sıra koşarken hayat onun için uğraştığımı sanıyor...varsın öyle sansın da beni benden almasın!
aklımdan geçip, dilime dökülenler 2
sessizce soruyorum Allah'ıma, -daha kaç sınav vermem lazım, daha kaç kez kanamalıyım olgunlaşmak için
ben sadece ateş istiyorum derken, senin yakacağın ateşi kastetmiştim, kullarının yaktığının içine neden atıyorsun beni? - Rabbim bazen elimden hissedeceğim şekilde tutmanı istiyorum....
ben sadece ateş istiyorum derken, senin yakacağın ateşi kastetmiştim, kullarının yaktığının içine neden atıyorsun beni? - Rabbim bazen elimden hissedeceğim şekilde tutmanı istiyorum....
aklımdan geçip, dilime dökülenler 1
benim depresif ruh halim hiç değişmeyecekti ki, ben nereden kapıldım uzanıp dokunduğum dallarda baharlar açacağı sanrısına?
hiç bir doktor bana insanların "gülmek" "istemek" gibi duygularını bir gün gerçekten yaşayacağımı vaat edemezken, kitaplarım benden çok uzaktayken, kafamın içindeki yazarlar ve şairlerle konuşarak yaşarken ben nasıl da sandım "normal" olup taklit yapmayacağımı?
hiç bir doktor bana insanların "gülmek" "istemek" gibi duygularını bir gün gerçekten yaşayacağımı vaat edemezken, kitaplarım benden çok uzaktayken, kafamın içindeki yazarlar ve şairlerle konuşarak yaşarken ben nasıl da sandım "normal" olup taklit yapmayacağımı?
bir günün sonu
kışa benzemeyen kışlardan pek hoşlanmıyorum! kar yağsa artık. ayağımın altında gıcır gıcır ezilse, kimsenin basmadığı bir parça bulmak için zikzaklar çizerek gitsem durağa... parmak uçlarım buz gibi olsa, hatta morarsa, eve gelip ılık bir duş alsam ve suyun altında ellerim soğuktan sıcağa geçerken ince ince sızlasa. yaşadığımı hissetsem.
biri canımı yakabilir mi? ama çok fena yaksın.... ağlayamıyorum ne zamandır. içime içime akan gözyaşlarım göl oldu, ruhum boğuldu içimde ve kokmaya başladı. biri başımı tutabilir mi, yine dönüyor, hep sarhoş muyum yoksa? sahi ben en son ne zaman sarhoş oldum? ne zaman kaybettim kendimi?
telefon çalıyor, açmayacağım... önce elime aldığım telefonu aradığım numara çalmadan kapatıp fırlatıyorum yatağıma. bir anda vazgeçiyorum konuşmaktan, bir anda sıkılıyorum aradığım insandan.
çoraplarımı çıkardım, çıplak ayaklarımı halıya gömüyorum, birden bir ateş sarıyor bu kez de parkeye basıyorum soğusun diye... gece oldu, ayaz çöküyor ankaraya. burnumda hastane kokusu, kolumda iğne delikleri. sahi ben hastanede doğmuştum di mi? öyleyse orada ölmeliyim... ölmek? bir arkadaşım, aşk ve ölümü aynı tonda, aynı arzuyla söylemek bir genç kıza yakışmıyor demişti. kendisi benden çok büyüktü, ben o zamanlar onu çok şey biliyor sanıyordum oysa hiç bir şey bilmiyormuş. bilgi, başarı başımı döndürüyor. o arkadaş ne yapıyor şimdi? bir şey bilmediğine karar verince arkadaşlığımı bitirmiştim.
öğrenmek için atlıyorum dipsiz kuyulara. gerçekten severim kuyuları. hatta hayalimdeki.... yok yok hayallarimi kamusallaştırmayayım. zaten ben bunları yazıyorum defterlere, kimseler bilmese de... bilmesinler, sevmiyorum dile düşen şeyleri. dile düşen söz olur, söz olan, söz olurken nefes olur, dudaklara değer, dişlere çarpar, belki daha derinlerden ciğerlerden kök alır ki bu benim insan insanlaşması demek... varsın soyur kalsınlar, varsın beynimin kıvrımları arasında dolansınlar, insanlara değmesinler....
bugün bir sürü gözetmenliğim vardı. yoruldum, insanlarla birlikte olduğum için konuşmak zorunda kaldım, şimdi uzun uzun susmak istiyorum..........
biri canımı yakabilir mi? ama çok fena yaksın.... ağlayamıyorum ne zamandır. içime içime akan gözyaşlarım göl oldu, ruhum boğuldu içimde ve kokmaya başladı. biri başımı tutabilir mi, yine dönüyor, hep sarhoş muyum yoksa? sahi ben en son ne zaman sarhoş oldum? ne zaman kaybettim kendimi?
telefon çalıyor, açmayacağım... önce elime aldığım telefonu aradığım numara çalmadan kapatıp fırlatıyorum yatağıma. bir anda vazgeçiyorum konuşmaktan, bir anda sıkılıyorum aradığım insandan.
çoraplarımı çıkardım, çıplak ayaklarımı halıya gömüyorum, birden bir ateş sarıyor bu kez de parkeye basıyorum soğusun diye... gece oldu, ayaz çöküyor ankaraya. burnumda hastane kokusu, kolumda iğne delikleri. sahi ben hastanede doğmuştum di mi? öyleyse orada ölmeliyim... ölmek? bir arkadaşım, aşk ve ölümü aynı tonda, aynı arzuyla söylemek bir genç kıza yakışmıyor demişti. kendisi benden çok büyüktü, ben o zamanlar onu çok şey biliyor sanıyordum oysa hiç bir şey bilmiyormuş. bilgi, başarı başımı döndürüyor. o arkadaş ne yapıyor şimdi? bir şey bilmediğine karar verince arkadaşlığımı bitirmiştim.
öğrenmek için atlıyorum dipsiz kuyulara. gerçekten severim kuyuları. hatta hayalimdeki.... yok yok hayallarimi kamusallaştırmayayım. zaten ben bunları yazıyorum defterlere, kimseler bilmese de... bilmesinler, sevmiyorum dile düşen şeyleri. dile düşen söz olur, söz olan, söz olurken nefes olur, dudaklara değer, dişlere çarpar, belki daha derinlerden ciğerlerden kök alır ki bu benim insan insanlaşması demek... varsın soyur kalsınlar, varsın beynimin kıvrımları arasında dolansınlar, insanlara değmesinler....
bugün bir sürü gözetmenliğim vardı. yoruldum, insanlarla birlikte olduğum için konuşmak zorunda kaldım, şimdi uzun uzun susmak istiyorum..........
Kaydol:
Yorumlar (Atom)